Devlet barış için el uzatabilir, toplum yeni bir sayfa açabilir; ancak affetmek, yaşananları unutturmak ya da terörü ve teröristi güzelleştirmek değildir. Hz. Hamza ile Vahşi kıssasından bugüne uzanan hassas bir soru: Barışı ararken şehitlerin hatırasını nasıl koruyacağız?
Hicretin 3. yılı, Uhud Savaşı...
Vahşi bin Harb o zaman Müslüman değildi, Cübeyr bin Mut'im'in Habeşli kölesiydi. Efendisi ona, "Hamza'yı öldürürsen seni azat ederim" demişti. Mekke lideri Ebu Süfyan'ın hanımı Hind bint Utbe de Bedir'de babası ve kardeşini öldüren Hamza için aynı vaatte bulunmuştu.
Vahşi, Uhud meydanında uzaktan attığı mızrakla Hz. Hamza'yı şehit etti. Sonrasında Hind'in isteğiyle naaşına müsle yapıldı.
Yıllar sonra Mekke fethedilince Vahşi kaçtı. Daha sonra Taifliler İslam'ı kabul etmek için Medine'ye bir heyet gönderdiğinde, Vahşi de onlarla birlikte Medine'ye gelip Resûlullah'ın huzuruna çıktı.
Kelime-i şehadet getirdi ve Müslüman oldu.
Hz. Muhammed (s.a.v) onu cezalandırmadı, kötü bir söz bile söylemedi. Çünkü İslam'da samimi tövbe geçmişi siler. Bu, ayetle de sabittir: "İnkâr edenlere söyle, vazgeçerlerse geçmiş günahları bağışlanır." [Enfâl, 38]
Ama bir insan olarak da çok sevdiği amcasının acısını yaşadı. Vahşi Müslüman olduğunda ona söylediği söz, siyer kitaplarında şöyle nakledilir:
"Mümkünse yüzünü bana gösterme. Çünkü seni gördükçe amcam Hamza'nın şehit edilişini hatırlıyor ve hüzünleniyorum."
Bu söz, İslam alimleri tarafından şöyle yorumlanır: Affetmek ile eski yakınlığı sürdürmek aynı şey değildir. Peygamber Efendimiz, Allah'ın affettiği bir kul olarak Vahşi'yi affetti, hakkını helal etti. Ama bir insanın sevdiği birini kaybetmenin acısının kalpte bıraktığı izi hemen silememesi de insani bir durumdur.
Vahşi (r.a) da bundan sonra gözüne görünmemek için hep arka saflarda namaz kıldı, Medine'den ayrılıp Taif'e yerleşti. Sonra da çok pişman olduğu için, "Madem İslam'ın en hayırlısını öldürdüm, en şerlisini de ben öldüreyim" diyerek yalancı peygamber Müseylime'yi Yemame Savaşı'nda aynı mızrağıyla öldürdü. Sahabeler bu yüzden "Vahşi en hayırlı ve en şerli iki kişiyi öldürdü" derler.
Yani kısaca: İntikam almadı, affetti, İslam kardeşi olarak kabul etti ama amcasının hatırası yüzünden ona bakmakta zorlanacağını da açıkça ve dürüstçe söyledi.
İşte bu ölçü, bugün konuştuğumuz süreç için de bize bir ölçü veriyor.
Bugün resmi adıyla Barış ve Demokratik Toplum Süreci, PKK'nın silah bırakması ve kendini feshetmesi sürecinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ve Adalet Bakanı Akın Gürlek başta olmak üzere resmi söylemde Terörsüz Türkiye hedefi var. Bu hedefin bir pazarlık veya af süreci olmadığı, sonuçlanmaması ihtimali de dahil olmak üzere devletin kırmızı çizgilerinin korunacağı vurgulanıyor.
Süreç bu durumdayken, yetkili ağızların bu açıklamalarına rağmen bir kısım siyasilerin süreci yönetenlerden öte, terörist başı Abdullah Öcalan için "Kurucu Önder", "barışsever bilge kişi" gibi tanımlar kullanması, mecliste konuşma yapma çağrıları, örgüt lider ve yandaşlarının özgürlüklerine kavuşması ve makamlarına oturmaları yönündeki çağrıları...
Bunun yanı sıra, geçmişten beri terör örgütü ile bağlarını koparmayan siyasilerin teröristler için "şehit" tanımını kullanmalarına ses çıkarılmaması, doğal olarak şehit ve gazi yakınlarından tepki alıyor. Bu tepkiyi olağan karşılamak gerekir.
Devlet olarak barış, çözüm süreci ve silah bırakma görüşmeleri yapılırken teröristlerin güzellenmesi, eylemlerinin küçültülmesi ve sevimli hale getirilmesi düşünülemez.
Devlet barış için el uzatabilir, affedebilir. Ama şehidin hatırasına bakmakta zorlanacağını söylemek de en az barış kadar insani ve meşrudur. Bu süreçte daha hassas ve daha duyarlı olmak gerekir diye düşünüyorum.