Uğur Medya Radyo Tv'de yayınlanan ve yapımcılığını Hüseyin Özbek'in, sunuculuğunu Arif Karabacak'ın gerçekleştirdiği Şehir ve İnsan programı, Uşaklı bir akademisyeni konuk etti. Dil felsefesi gibi Türkiye'de üzerinde çok az çalışılmış bir konuda araştırmalarına ve yazılarına halen devam eden Prof. Dr. Zeki Özcan'ın ilginizi çekeceğinizi umduğumuz hayat hikayesinden kısa bir kesiti okuyucularımızın istifadesine sunuyoruz.
Söyleşinin tamamını aşağıda yer alan youtube bağlantısından izleyebilirsiniz.
Köyden Evrensele Uzanan Bir Zihin Yolculuğu
Türkiye’de felsefe denildiğinde akla gelen isimlerden biri olan dil felsefesi profesörü Zeki Özcan’ın hikâyesi, klasik bir akademik kariyer öyküsünün çok ötesine geçer. Onun hayatı; yoksullukla başlayan, merakla büyüyen ve disiplinle evrensel bir kimliğe dönüşen uzun bir zihinsel yolculuktur. İlginç olan ise, bu yolculuğun en önemli duraklarının büyük şehirler ya da prestijli merkezler değil; çoğu zaman bir köy, bir balkon, bir park ya da bir otobüs koltuğu olmasıdır.
Hacım Köyü’nden Doğan Bir Merak
1952 yılında Uşak’ın Sivaslı ilçesine bağlı Hacım Köyü’nde dünyaya gelen Özcan’ın çocukluğu, bugünün eğitim imkânlarından oldukça uzak bir ortamda geçti. Kendi ifadesiyle “pedagojik formasyondan yoksun öğretmenlerle” tamamlanan ilkokul yılları, aslında onun zihinsel direncini besleyen ilk aşamaydı. Eksiklikler, onun için bir engel değil; tersine bir arayışın başlangıcı oldu.
Bu dönem, onun karakterini belirleyen temel bir özelliği ortaya çıkarır: Koşullar ne olursa olsun öğrenmeye devam etmek. Çünkü Özcan’ın hikâyesinde başarı, imkânların değil, ısrarın ürünüdür.
Öğretmenlikten Akademisyenliğe: Geceyle Gündüz Arasında
Ortaokul ve liseyi Burdur’da, üniversiteyi İzmir’de tamamlayan Özcan, mezuniyetinin ardından Ödemiş’te öğretmenlik yapmaya başladı. Ancak bu öğretmenlik, sıradan bir meslek icrasından çok daha fazlasıydı. Gündüz öğrencilerine ders anlatan Özcan, geceleri kendi zihnini eğitiyordu.
“İyi bir öğretmen olmanın yolu donanımlı olmaktan geçer” düşüncesiyle gece gündüz felsefe okudu. Bu yoğun okuma disiplini, onun akademiye geçişinin de temelini oluşturdu. 1982 yılında Bursa Uludağ Üniversitesi’ne araştırma görevlisi olarak atanması, aslında yıllarca süren kişisel çabanın kurumsal bir karşılık bulmasıydı.
Sabırla İnşa Edilen Bir Akademik Kimlik
Özcan’ın akademik yolculuğunda dikkat çeken en önemli unsur hız değil, derinliktir. Yüksek lisansını Jean-Paul Sartre üzerine yaptıktan sonra doktora çalışmasına yöneldi. Ancak doktora süreci alışılmışın dışında uzun sürdü: Tam 8 yıl.
Bu süre, onun çalışma anlayışını açıkça ortaya koyar. Kendi ifadesiyle “kısa zamanda bir şeyler yapmak yerine, yeterince iyi ve mümkün olduğunca mükemmel yapmak” onun temel ilkesiydi. Aziz Augustinus üzerine hazırladığı “Tanrı ve Yaratma” başlıklı doktora tezi, bu sabrın ve titizliğin bir ürünüydü.
Paris Gecelerinde Bir Akademisyen
1994 yılında Fransa’ya yaptığı üç aylık ziyaret, Özcan’ın hayatındaki en dikkat çekici anekdotlardan birini oluşturur. Bu yolculuğa çıkarken kendine sorduğu soru oldukça çarpıcıdır: “Ben Fransa’ya neden gidiyorum?”
Cevabı nettir: “Turist olarak değil, araştırmacı olarak.”
Paris’te geçen günleri klasik bir yurtdışı deneyiminden çok uzaktır. Gündüzleri kitap peşinde koşan, geceleri ise uykusuz sokaklarda dolaşarak okuyan bir akademisyen profili çizer. Bu süreçte topladığı kaynaklar, onun doçentlik tezinin temelini oluşturur.
Hermenötikle Gelen Dönüm Noktası
1996 yılında doçentlik unvanını alan Özcan, “anlama ve yorumlama sanatı” üzerine hazırladığı teziyle akademik dünyada dikkat çekti. “Teolojik Hermenötik” başlıklı bu çalışma, yalnızca bir akademik metin değil; aynı zamanda Türkiye’de hermenötik alanında önemli bir boşluğu dolduran eserlerden biri oldu.
Bu kitap, onun kamuoyunda tanınmasını sağlayan ilk büyük adım olarak öne çıkar. Pek çok akademisyen ve araştırmacı, Özcan’ı hâlâ bu eseri üzerinden hatırlar.
Alan Değiştiren Bir Zihin: İnsan ve Toplum Bilimleri
2002 yılında profesör olan Özcan, burada da alışılmışın dışına çıkar. Pek çok akademisyen belirli bir alanda derinleşmeyi tercih ederken, o yeni alanlara yönelme cesareti gösterir. İnsan ve toplum bilimlerine yönelerek bu alanda iki ciltlik kapsamlı eserler kaleme alır.
Bu eserlerin en dikkat çekici yönü, Türkiye’deki akademik yapılanmaya dolaylı etkide bulunmasıdır. Özcan’a göre, bugün birçok üniversitede kurulan insan ve toplum bilimleri fakültelerinin oluşumunda bu çalışmaların katkısı vardır. Bu iddia, onun yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir düşünce kurucu olduğunu gösterir.
Dil Felsefesi: Bitmeyen Bir Seri
2014 yılından itibaren Özcan’ın ilgisi dil felsefesine yönelir. Bu alanda başlattığı kitap serisi, onun üretkenliğinin en somut göstergelerinden biridir. Serinin dikkat çeken yönü, hâlâ devam ediyor olmasıdır.
Dil, anlam ve yorum ilişkisini derinlemesine inceleyen bu çalışmalar, Özcan’ın hermenötik geçmişiyle de güçlü bir bağ kurar. Onun için dil, yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda düşüncenin kendisidir.
Emeklilik Değil, Yeni Bir Başlangıç
2019 yılında yaş haddinden emekli olan Özcan, bu dönemi bir duraklama olarak görmez. Aksine, üretimin en yoğun olduğu dönemlerden biri başlar. Çeviri ve telif eserlerle akademik üretimini sürdürür.
Onun bu döneme bakışını en iyi anlatan benzetme ise oldukça çarpıcıdır: “Akademisyen olimpiyat şampiyonu gibidir. Şampiyon olur ve ertesi gün antrenmana başlar.”
Bu yaklaşım, onun hayat felsefesini özetler: Durmak yok, üretmeye devam.
Balkonda, Parkta, Otobüste: Sürekli Üreten Bir Zihin
Zeki Özcan’ın en ilginç yönlerinden biri, çalışma mekânına bağlı olmamasıdır. Onu balkonda yazı yazarken, parkta kitap okurken ya da otobüste not alırken görmek mümkündür.
Bu durum, onun akademisyenlik anlayışının mekânlardan bağımsız olduğunu gösterir. Zihin çalıştığı sürece, yerin hiçbir önemi yoktur. Bu yönüyle Özcan, klasik “masa başı akademisyeni” profilinin dışında, hayatın her anını düşünce üretimine dönüştüren bir figürdür.
Yerelde Tanınmayan, Evrenselde Bilinen Bir İsim
Belki de hikâyenin en dikkat çekici yönlerinden biri budur: Zeki Özcan, ulusal ve uluslararası düzeyde tanınan bir akademisyen olmasına rağmen, doğduğu topraklarda yeterince bilinmemektedir.
Bu durum, Türkiye’de sıkça rastlanan bir paradoksu gözler önüne serer: Değerler bazen uzağa gittikçe görünür hâle gelir. Ancak Özcan’ın Uşak’a dönüşü, bu durumu tersine çevirme potansiyeli taşır.
Bir Hayatın Anahtar Kelimesi “Süreklilik”
Zeki Özcan’ın hayat hikâyesini tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse bu, “süreklilik” olurdu. Sürekli okuyan, sürekli yazan, sürekli düşünen bir zihin…
Onun hikâyesi, akademik başarıdan çok daha fazlasını anlatır: Merakın, disiplinin ve sabrın birleştiğinde nasıl evrensel bir değere dönüşebileceğinin somut bir örneğidir.
Ve belki de en önemli mesaj şudur: Büyük hikâyeler, çoğu zaman küçük bir köyde başlar.