80'li yıllar... Tek maaşlı bir memur babanın üç çocuğundan biriydim. Babam bir yandan bizi geçindirmeye çalışıyor, bir yandan da başımızı sokacak bir evi inşa ediyordu.

TAKİYE

80'li yıllar... Tek maaşlı bir memur babanın üç çocuğundan biriydim. Babam bir yandan bizi geçindirmeye çalışıyor, bir yandan da başımızı sokacak bir evi inşa ediyordu.

O yıllar seri üretimin olmadığı, ithalatın kapalı olduğu yıllardı. Gerçek bir futbol topu ve toprak krampon... Benim için lüksden öte hayaldi. Çoğu zaman plastik topu bile bulamazdık.

8-10 yaşlarındaydım. Bir gün içimden taşanı umutsuzca babama söyledim: "Baba, futbol topu istiyorum."

Hiç beklemiyordum. "Alalım oğlum?" dedi. Havalara uçtum. O zaman bir top, asgari ücretin dörtte biriydi. Bir usta, malzemesi hazır olsa bile günde en fazla iki tane dikebiliyordu.

Babam aldı, geldi. Ayaklarım yere değmiyordu. Akşama kadar top koşturdum.

Sevinç uzun sürmedi. Arsaya bir kamyonun direksiyon kırmasıyla, topumun patlaması bir oldu.

Korktum. Üzüldüm. Ne yapacağımı bilemedim. Gittim abdest aldım, namaza durdum. Saatlerce kıldım.

Akşam babam geldi. Annemle günün muhasebesini yaptıktan sonra beni sordu. Annem, "İki saattir namaz kılıyor. Topu patladı" dedi.

Babamın sesini hiç unutmuyorum: "Oğlumun canı sağ olsun, yenisini alırım."

İçim huzurla doldu. Selam verip koşarak yanlarına gittim. Babam tekrarladı: "Alırım oğlum."

O top alınmadı. Benim de bir daha isteyecek yüzüm olmadı.

Şimdi soruyorum kendime: Benim o gün kıldığım namaz takiye miydi, çaresizlikten Hakk'a sığınmak mıydı? Bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: O namazı kimse görsün diye kılmadım.

Bugün ise takiye, toplumun gözüne sokulan namaz değil. Kula yaranmak için eğilen başın, kula yalvaran dilin ta kendisi.