FUNDA ÖZ AKCURA'NIN ÖZEL HABERİ
Geçmişte ülkeler doğu-batı, gelişmiş- geri kalmış diye ayrılırdı.
Buna son yıllarda yeni bir kavram eklendi:
“Pis olanlar” ve “temizmiş gibi” yapanlar.
Biz hangisiyiz?
Yanıtı, 1980’li yıllarda Fransa’da madencilik ve metal ayrıştırma faaliyetlerinde ciddi bir kırılmaya yol açan ve diğer Batılı ülkeleri de etkileyen bir örnek üzerinden arayalım.
Bu yazının konusu olan Rhône Poulenc (Ron Pulenk), 1980’lerde Fransa’da faaliyet gösteren ve nadir metallerin ayrıştırılmasında küresel ölçekte rol oynayan büyük bir kimya fabrikasıdır. La Rochelle’de yaklaşık 40 hektarlık alana kurulu tesiste kimi kaynaklara göre yıllık 8-10 milyon ton kimyasal ayrıştırma işlemi yapılmaktadır.
Tesisin stratejik önemi o kadar büyüktür ki, Fransız istihbaratının “casusluk yapmasınlar” diye fabrikaya gelen Çin ve Rusları bile takip ettiği söylenir.
Fabrikada, ayrıştırma sırasında ortaya çıkan ve ağır metallerle kirlenen su, arıtma tesisinden geçirildikten sonra denize deşarj edilmektedir. Ancak 1980’de, bu kirli atıkların birkaç kez arıtmayı atlayıp “doğrudan” denize atıldığı ortaya çıkar.
EYLEMLER FRANSA’YA YAYILIR
Cayırtı da bu o zaman kopar.
“Çocuklarımız orada denize giriyor; ya onlara bir şey olursa” diye halk ayaklanır.
İlk başlarda dönemin Belediye Başkanı “denetimler yapılıyor, sorun yok” benzeri açıklamalarla ortalığı yatıştırmaya çalışır. Milletvekilleri kente gelip “takipçisiyiz” der.
Ama halk ikna olmaz. Örgütlenip kitlesel eylemlere başlar.
Ardından ulusal basın, ağır metal sızıntılarını ülke gündemine taşır.
Eylemler ülke geneline yayılır.
10 yılın sonunda toplumsal baskı öylesine artar ki, fabrika kapanma noktasına gelir.
TESİSİ ÇİN’E TAŞIMA KARARI
Ve 90’ların başında kimya fabrikası için radikal bir karar alınır:
“Madencilik faaliyetinde zararlı sonuçları bertaraf etme maliyetinin çok yüksek olduğu, buna rağmen çevreye verilecek zararın engellenemeyeceği; faaliyet sürdüğü sürece tazminat davalarının kaçınılmaz olduğu..” söylenerek “maden ayrıştırma tesisi”nin Çin’e taşınmasına karar verilir.
Döneme tanıklık eden bir Fransız Müdür “Çin’de denetim yok. Yeter ki işimiz olsun diye 700 derecede bile korunaksız çalışıyor işçiler. Üretim maliyeti dörtte bire düştü. Bu sayede yeniden kâr etmeye başladık” diye anlatır sonrasını.
DÜNYA BANKASI DEVREYE GİRER
Avrupa’da madencilik ve maden ayrıştırmaya yönelik tepkinin büyümesi ve bunun ekonomik krize dönüşme riski üzerine Dünya Bankası devreye girer.
Asli görevi “az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere kredi verip politik danışmanlık yapmak” olan Dünya Bankası 1991’de ünlü Summers Planı’nı hazırlar.
İşte, yazının başında sorduğumuz “pis olan” ve “temizmiş gibi yapan” ülkeler ayrımı da o zaman ortaya çıkar.
TEMİZMİŞ GİBİ YAP AVRUPA!
Summers Planı özetle; “madencilik vb gibi kirli ve çevreye zararlı endüstrilerin; insanı ve çevreyi koruyan yasalar ve denetimin yetersiz olduğu az gelişmiş fakir ülkelere kaydırılmasının, ekonomik açıdan mantıklı” olduğunu söyler.
Ve Avrupa, kendi topraklarında tasfiye ettiği madenciliği, Dünya Bankası’nın kredi ile teşvik ettiği uluslararası şirketler aracılığı ile üçüncü dünya ülkelerine “ihraç” eder.
Bu sayede bir taşla iki kuş vurulacaktır:
Avrupalı, kendi suyu ve toprağı kirlenmeyeceği için vicdanı rahat tüketebilecektir.
Şirketler de maliyetleri düşürdüğü için kar marjını artıracaktır.
Ne tesadüf ki Summers Planının kabulünden 10 yıl sonra Kemal Derviş Dünya Bankası’ndaki görevinden ayrılır ve 2001’de Koalisyon Hükümetinde Ekonomi Bakanı olur. Özelleştirmeler başlar. Tarımda teşvikler kaldırılır. Madenler yabancı şirketlere açılır.
TOPRAKLARIMIZIN YÜZDE 59’U MADENLERE RUHSATLI
2002 öncesi 80 yıllık cumhuriyet tarihinde 1186 olan maden ruhsatı sayısı, o tarihten 2023’e kadar geçen zamanda 325 kat artarak 386 bine ulaşır.
2001’de Avustralyalılar Bergama Altın Madeni’ni, 2005’te de Kanadalılar Kışladağ Altın Madeni’ni açar.
Arkası çorap söküğü gibi gelir.
Sonuç olarak Avrupa’da madencilik yüzde 60’lardan yüzde 3’e inerken; MAPEG (Maden İşleri Genel Müdürlüğü) 2021 yılı verilerine göre Türkiye topraklarının yaklaşık yüzde 60’ı altın, gümüş, kömür vb madencilik faaliyeti için ruhsatlandırılır.
MAPEG’den TEMA’nın parasını ödeyerek aldığı verilere göre Uşak yüzölçümünün yüzde 80’i, Kütahya’nın yüzde 92’si patlatmalı ve kimyasal ayrıştırıcıların kullanıldığı madenlere ruhsatlı.
Keza, son beş yılda ihale yoluyla satılan ruhsatlı sahaların verileri yok elimizde.
BİZ HANGİSİYİZ?
Özü itibarıyla Summers Planı “çevresel maliyeti düşük olan yerlere kirli faaliyetleri kaydırmak ekonomik açıdan doğrudur” der.
Eğer adres “gelişmekte olan” görece fakir bir ülkeyse doğru bir tespit.
Örnek üzerinden gidersek:
Örneğin Kanadalı Eldorado Gold, kendi ülkesinde “ÇED gerekli değil” ya da “ÇED olumlu” kararlarını bu kadar kolay alabilir miydi?
Kışladağ altın Madeni için verdiği “şeffaf denetim” sözünü yerine getirmek zorunda kalmaz mıydı?
Kanada’da Maden Yasası Meclisten geçebilir miydi?
Öğretmenevi, diyaliz makineleri ve belediyeye taş taşıması için kamyon hibe ederek “toplumsal rıza”yı satın almaya cesaret edebilir miydi?
Murat Dağını madenciliğe açabilir miydi?
Bulkaz Dağında taş ocağını altın madenine çevirmeye cüret edebilir miydi?
O zaman biz hangisiyiz?




