Ezop’un meşhur hikâyesidir. Bir eşek, bir gün bulduğu aslan postunu sırtına geçirir. Ormandaki hayvanlar onu görünce geri çekilir, yol verir, sessizleşir. Eşek bu sessizliği korku sanır; yürüyüşü değişir, bakışı değişir, kendisini gerçekten aslan sanmaya başlar. Ta ki bir gün anırana kadar… O an bütün kurgu dağılır. Çünkü aslan postu giymek, aslan olmak değildir.
Bugün sosyal medyada önüme düşen bir paylaşım, tam olarak bu hikâyenin dijital versiyonudur. Bir video, altına uzun bir metin, ağır ithamlar: tehdit, baskın, şiddet, cam çerçeve kırma iddiası… Ancak ortada “haber tekniği” diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Ne düzgün bir anlatım, ne bağlam, ne karşı tarafın görüşü, ne de neyin ne olduğunu açıklayan bir gazetecilik emeği. Sadece ne olduğu belli olmayan bir görüntü ve bir tarafın kaleme aldığı uzun, taraflı, yargılayan hatta suçlayan bir metin.
Uşak küçük bir şehir. Herkes birbirini gıyaben tanır, tanışmasa da ailesini bilir, komşusunu bilir. Biraz detaylı konuşunca hiç tanımadığın bir kişiyle “akraba çıkma olasılığı” bile olabilir. Dünkü olayda da engelliler gününe özel yaptığı konserde tanıştığımız Engin Büyükarslan’ın hedef alındığını gördüm. Serap ve Engin hocalarla engelliler günü özel konseri vesilesiyle tanıştık. Engelli öğrenciler içimn çok güzel bir akşam hazırlamışlar. AKM’de izledik. Özveriyle hazırlanan bu program bu eş hocalarımızın emekleri sayesinde engelli çocuklarımız için de çok anlamlı bir anıya dönüşmüştü.
Okullarda yıl sonu törenlerinde de yetişebildikleri kadar Milli Eğitim Camiası’na hizmet ettiklerini görüyoruz.
Olayın diğer tarafı da yine Uşak’ta organizasyon işleri yapan, fotoğrafçılar odası başkanı Ömer Ünal. O da yıllardır zor olan bu STK işini gördüğümüz kadarıyla elinden geldiği kadar yapıyor.
Ben bu olaydan bağımsız yazacağım bu haftaki köşemi, başka açıdan değerlendireceğim.
Dünkü videodan ve metinden paylaşımın alelacele, “ilk bizim tarafımızdan duyulsun” mantığıyla “bir mağdur çıkarma” amacıyla hazırlandığı çok bariz belli!
Daha ilk bakışta görünen şey şudur: Bu bir gazetecilik ürünü değil, bir iddianın olduğu gibi servis edilmesidir. Üstelik en tehlikeli haliyle; doğrulanmamış, tek taraflı ve hedef gösteren bir biçimde.
Oysa gazetecilik, gelen metni bir menfaat karşılığında paylaşmak değildir. Gazetecilik; iddiayı süzmek, doğrulamak, karşı tarafı dinlemek ve gerçeği mümkün olduğunca eksiksiz aktarmaktır. En önemlisi de, bir insanın hayatını birkaç satırlık iddia uğruna geri dönülmez şekilde hedef haline getirmemektir.
Fakat bugün ortada gazetecilikten çok başka bir şey var. Kendini gazeteci diye tanımlayan ama mesleğin hiçbir temel refleksine sahip olmayan bir anlayış. Ne haber etiği var, ne doğrulama refleksi, ne de “bu yayın neye yol açar?” sorusunu soracak bir bilinç. Tek ölçü var: kim gönderdi, ne kadar hızlı yayımlanacak, karşılığında ne verecek, ne kadar dikkat çekecek.
Bu yüzden aynı eller bir gün bir metni servis eder, ertesi gün geri çeker; bir gün birini yüceltir, ertesi gün aynı kişiyi yerle bir eder. İlke yoktur, tutarlılık yoktur; sadece dolaşım vardır. Belki de arada dönen bir miktar para!
Uşak gibi küçük şehirlerde bu mekanizma daha görünürdür. Çünkü herkes birbirini tanır. Bir kişi biraz öne çıkmaya görsün, hemen arkasına senaryolar dizilir. Bir işletme büyümeye görsün, mutlaka bir “bağlantı” aranır. Bir sanatçı sevilmeye görsün, başarısı değil gerekçesi sorgulanır. Üreten değil, açıklanması kolay olan tercih edilir.
Ve bu kolay açıklama ihtiyacı, dedikoduyu haberin yerine koyar. Eskiden kaba tabirle söyleyeceğim mahalle karılarının sokakta fısdıldadığı “Aaa, duydun mu? Bilmim kimin kızı hakkında şöyle yapmış diyorlar” cümlesi, bugün ekranlardan “iddia ediliyor” diye servis edilir. Değişen şey gerçek değil, sadece sunum biçimidir.
Asıl problem de burada başlıyor aslında: Bu içeriklerin haber zannedilmesi. Bu eşşeklerin aslan sanılması. Gazetecilik üzerine hiçbir eğitim almamış, haber yazma tekniklerinde habersiz bu kişiler öncede kendilerine bir web sitesi alıp “gazeteciyim” diye dolaşıyorlardı. Şimdi onu dahi yapmıyorlar, sosyal medyadan fütursuzca yazıyorlar. Esnafa gidip “senin hakkında şunu yazayım bir çorba parası at, senin şu olayını yazmayayım bana para ver” gibi cümleler artık ulu orta konuşulur oldu.
İşin başka boyutu da kendini gazeteci sanan bu kişilerin Basın toplantılarına çağrılmaları! Resmi muhatap kabul edilmeleri! Bir idareciyle basın kahvaltısında bir araya gelip de o idareciyle yan yana fotoğraf çekilmek için birbirini iten bu kişilerden çok, bunları muhatap alanlarda!
Bir paylaşımla insan içine çıkamaz hale gelen kişiler aylarca hukuki mücadelesini sürdürüken haklılığı ortaya çıksa dahi kimseye haklı olduğunu anlatamıyor. Çünkü bu paylaşımlar için yasal bir takip sistemi yok. Anca şikayet edeceksin de yayından kaldırılacak da… Bu esnada zaten paylaşım amacına hizmet etmiş oluyor.
Ama dün sosyal medyada gördüğümüz ve doğrusu yanlışı henüz ortaya çıkmadan bir itibar suikastı yapılan bu durum herkesin başına gelebilir. Bugün Engin Hoca’yı pervasızca yazanlar; yarın siz haklı olsanız dahi size iftira atabilirler!
Bugün bir başkasına yapılanı alkışlayanlar, yarın aynı yöntem kendilerine yöneldiğinde bunun adını koymakta gecikmez. Ama iş işten geçmiş olur.
Çünkü bu düzen kişiye özel işlemez. Bir gün herkesin kapısını çalar.
Ve o gün geldiğinde anlaşılır: mesele bir video ya da bir paylaşım değilmiş… mesele, eline aslan postu geçenlerin gerçekten aslan sanılmasıymış.
Sırtında Aslan Postu olan Eşşekler her gün anırıyor ama hiç kimse sen eşşeksin diyemiyor!